GEZİ (AFRİKA : MÜTHİŞ BİR KITA)

ZEYNEP GÜLİN AKÖZ

gulinakoz@gmail.com

2,5 ayda 20.000 kilometre yol katedip 13 ülkeden geçince, çevreniz ve insanlar bu kadar hızlı değişince "Kalıcı olan ne?" diye sorgulamaya başlıyor insan. Ya da ne kalıyor geriye yaşananlardan.

Anılar...

Anılar ve an'lar. Onları biriktiriyorum ben.

***

Aşağıda Afrika deyince ilk anda aklıma gelen şeyler var. Tabii bir de unuttuğumu sandığım ama ufacık bir taş parçasının, bir gül yaprağının veya bir sözcüğün bana uzaklardan taşıdığı veya apansız yoktan çıkıp gelenler var… onlar zihnimin ve kalbimin bir yerlerinde gizli şimdilik.

 

· Tanzanya'da Çin lokantasına gidip Fransız müziği dinledik

Arap olayım ki öyle!

· öğütülmüş mısırdan yapılmış Zimbabve özel yemeği sadza

Tanıştığım bir çocuk beni yol ortasında duran bir otobüse götürdü. meğer otobüs, yemekçiymiş. mısırdan yapılmış pilavımsı Zimbabve spesyalitesini alıp kaldırıma çöktüm. çocuk da yanıma. ve sadzayı geleneksel yöntemle yedirtti bana: ellerimle

· Malavi’ye yasal girip yasadışı çıkışım

Sınır kapısına dayanmadan önce Malavi diye bir ülkenin adını bile duymamıştım. Ve pek tabii ki varlığından haberdar olmadığım bir ülkeye vize gerekip gerekmediğini araştırmamıştım. Artık biliyorum ki gerekiyor. Üstelik kapıya gitmeden almak gerekiyor.

Ama ben kapının önünde hazır ve nazır bulunmakdayım. Peki şimdi ne yapacağız?

 

Yalvarıp yakarmak ilk başvurulan çare. Ama tüm ısrarlarım boşuna, adam Nuh diyor peygamber demiyor, ülkeye giremezsin diyor. Duvardaki vize istenen ülkeler arasında Türkiye adını gösterip duruyor. Tamam; işin o kısmını anladık. Vize almam gerekiyormuş gelmeden, almamışım. Ben “şimdi ne yapabiliriz?” öğrenmek istiyorum. Zaten biraz da tarzanca anlaşıyoruz adamla. Herkes dört bir yandan çevrelemiş adamı. Jody’nin flörtü işe yaramıyor, Jeff’in rüşvet teklifi işe yaramıyor, Sally’nin “Grup olarak seyahat ediyoruz, onu burada bırakamayız. Sizden alalım vizeyi,” diye mantıki açıklamaları da nafile. Fakat sonunda ne olduysa oluyor, adam bir polis istasyonuna bildirmem gerektiğini söylüyor, önüme bir kağıt koyuyor, anladığımdan emin olmak için “Bak iyi oku şurayı, dikkatlice oku” diyor.

Okuyorum. “Eğer iki gün içinde durumu yetkililere bildirmezseniz sınır dışı edileceksiniz” yazıyor. Adam karakola haber vermem gerektiğini bir kez daha sıkı sıkı tembihliyor ve kağıdı imzalatıyor bana. İşin komiği vize almak için önce ülke sınırından içeri sokuyorlar sizi! Bu arada merak ediyorum Jeff bununla uğraşacak mı? Onun minimum zamanda maksimum yol gitme çabalarına uymayacak bir iş ne de olsa! Üstelik Malavi ufacık bir ülke ve biz zaten iki gün kalmayı planlamışız. Jeff hiç zahmet etmiyor gidip o yeri bulmaya, “Tabii ki gitmeyeceğiz” diye kesin ve net son sözü söylüyor.

“Eğer postalayacaklarsa kuzeyden atsınlar lütfen” diye espriler yapılıyor arabada.

Yine de bir tedirginlik var iki gün sonra çıkış kapısına gittiğimizde. Jeff alıp götürüyor herkesin pasaportlarını damgalatmaya. Ben ‘saklansam mı’ diye soruyorum. Jody “O zaman daha çok dikkat çeker” diyor. Bunun üzerine bir kitabın arkasına ördek gibi saklanıp (kitapları böyle bir işe alet ettiğim için utanıyorum kendimden!) koltuğa gömüldüm ve yokmuş numarası :) yaptım.

Ve dört pasaport karşılığında beş kişi çıktık sınırdan.

· Masai Mara'da tanıştığımız bir aile: İngiliz bir mühendis, karısı, bir ve beş yaşlarında iki kızı

Safaride! Asıl amaçları anne-babası Aids'ten ölen çocuklar için bir arsa alıp onların eğitimini ve yaşamını sağlamak. İngiltere'de işlerini güçlerini, kurulu düzenlerini bırakmış ve Kenya'ya gelmişler. Böyle insanlar da var hayatta!

               · Masai Mara’da çita avı

Çita gazeli (bir geyik türü) yakalayıp yedi. Ne vahşice değil mi?.. Ama değil. Bu sadece doğa.

               Çita kanlı ağzıyla dönüp bize baktığında yüzündeki ifade bir yandan kendi gücünü hatırlatmak ister gibi haşin, diğer yandan gayet doğal bir iş yapıyor, yemeğini yiyor gibi (!) masumcaydı.

· Aynı otelde kaldığım bir çift aslanların çiftleşmesini görmüş. Önce kıskandım biraz ama avlanma sahnesi görmek daha az rastlanır bir olaymış, ve de çiftleşme sadece 5 saniye sürmüş!

· Etiyopya'da şunları yazmışım günlüğüme: "Burada iki gündür resmen ekmek ve ekmek yiyorum. Midem biraz et ve sebze istemeye başladı artık. Umarım yakında düzgün bir şeyler bulabilirim yiyecek."

· algılama biçimleri ve görecelik kavramları...

Sally ve Jody, Etiyopya’da merkatoya gittiler. Merkato dedikleri ufak dükkânlardan oluşan bir alış-veriş bölgesi. Burası da Afrika'nın en büyük merkatosu. Bizim kızlar tişört arıyorlar.

Bir dükkâna giriyorlar. Adam Jody'ye bakıp "Sana olur ama.." Sally'ye dönüp "Sen şişmansın" diyor.

İkinci dükkânda da aynı şey geliyor başlarına. "Sana tamam ama… sana ı-ıh, sen şişmansın."

Ve üçüncü dükkândan çıktıklarında Sally artık iyice rahatsız olmaya başlamış durumda. Bu insanlar sürekli ona hakaret edip duruyor. Dördüncü dükkânda da adam “Senin için tamam, ama sana hayır, sen…”

Sally dinlemek istemiyor daha fazla. Kendi kendine "Bu ülkede 'sen şişmansın' demek hakaret sayılmıyor herhalde!…" (!!!) diye söylenirken anlamlanıyor birden her şey. Ne de olsa açlık olan bir ülkede, dolayısıyla biraz etinize budunuza dolgunsanız bu sizin iyi beslenebildiğinizi ve sağlıklı olduğunuzun göstergesi olsa gerek. Yani ‘sen şişmansın’ sadece hakaret sayılmıyor değil, üstelik bir iltifat!

Düşünce yapısı ve anlayış farklılıkları nedeniyle insanların sizin algıladığınızdan çok farklı bir şey kastetmelerinin komik bir örneği size

· üç küçük çocuk

neden bilmem ama Gondar’da insanların sizi evinize bırakmak gibi bir adetleri var. Sokakta top oynadıktan sonra çocuklar ellerimden tuttular ve hep beraber otelime geldik. İkindi için tatlı almıştım pastaneden, çay ve süt söyledim yanına. Çocuklar da oturdular benimle. Özel bir ikram veya davet gerektirmeden kendiliğinden oluyordu tüm bunlar. Öylesine doğaldı ki, gelip geçenler “Senin çocukların mı?” diye takıldılar.

Yanınızda onu paylaşacak birileri olduğu zaman çok daha doyurucu olmuyor mu hayat?

· Gondar sokaklarında masa tenisi oynamak

Kırk yıl düşünsem Etiyopya’da sokakta masa tenisi oynayacağım aklıma gelmezdi.

Hoş, başkalarının oynayacağı da gelmezdi ya. Seyre daldım gayri ihtiyari.

 

Akça pakça derisiyle bu kalabalığın içine girmiş kızın ilgisini çektiği belli oyunun. Halden anlayan hakem “Sen de oynamak ister misin?” diye sorduğunda kız hiç itiraz etmiyor.

Eline raket almayalı çok olmuş, biraz paslanmış, yeniliyor. Ardından bir yengi ve bir yenilgi daha alıyor. Ve yüzünde gülücük teşekkür ederek ayrılıyor oradan.

· kendime komik saç şekilleri yaparak güldürdüğüm kadınlar

Kuaföre girdim. Saçımı kestirir miyim diye. Emin değilim. Onların saçlarının cinsleri farklı olduğu için tereddütteyim acaba kesimleri de çok fark eder mi diye. Dilimden anlayan yok. Ben de şaklabanlık yapıyorum.

Bazen bir dili konuşamamak daha eğlenceli olabiliyor… hem bir gülücük için tercümeye ihtiyacınız yok

· Wadi Halfa’da mecburen geçirilen 6 gün

İstemeden oldu. Ama bu yolculuğun en güzel ve hatırlanacak günleri oldu.

 

Sudan'da görülecek önemli bir yer vardı: Meroe’deki piramitler. Nubya çöllerindeki  M.Ö. 3-4. yüzyıldan kalma bu piramitler Mısır’dakilerden sonra en önemli piramitler olarak kabul ediliyor. Tabii erkekler yol sormayı bilmediklerinden ve biz de Jeff’i durdurup soramadığımızdan kaçırmışız bu piramitleri. Yani yol kenarından görmüşüz de ruhumuz duymamış. Fark ettiğimizde de geri dönelim diye oy kullanan tek ben oldum. Dolayısıyla yolumuza devam ettik. Diğerleri ertesi gün kalkacak feribotu kaçırırız diye endişeleniyorlardı. Evet zaman vardı ama aracın işlemleri uzun sürebilirdi ve o feribotu kaçırırsak bir hafta beklemek zorunda kalabilirdik.

Wadi Halfa, Mısır’daki Aswan’ın Sudan’daki karşılığı. Baraj yapılırken Aswan taşındığı halde Wadi Halfa sular altında kalmış. Biz yeni kurulan Wadi Halfa’ya vardık, otel bakıyoruz. Ve oteldeki insanlar bizi evlerinde misafir etmeyi teklif ettiler.

Feribot ertesi gün hareket etmedi, bir ertesi gün de. Zamanında gelmişti ama nedense kalkmıyordu. Feribotu beklediğimiz o altı gün boyunca bu ufacık köyde yapacak hiçbir şey yoktu. Ama macerasız geçtiği söylenemez.

· Hayatın çok belirli bir temposu var Wadi Halfa’da. Sabah 7 gibi uyanıp sütlü çay yanında kurabiye veya ekmekle başlıyorsunuz güne. 11'de kahvaltı konuyor önünüze, 4'te öğle yemeği. Evler geniş bir oda ve içinde bol bol yataktan oluşuyor. Ev sahibi, akraba, komşu, öğleden sonra sıcaktan bunaldığında veya yorulduğunda gelip uzanıyor 15-20 dakika, sonra kalkıp gidiyor geldiği gibi kapıyı vurmadan. Wadi Halfa'da hemen hemen her akşam bir düğün var. Düğünler 9'da başlıyor. Kadınlar ve erkekler ayrı (yani haremlik-selamlık) dans ediyorlar. Dans şu şekilde oluyor: elele tutuşup bir ileri bir geri sallanıyorsunuz! 11'de müzik susuyor, düğün bitiyor. Eve gidilip akşam yemeği yeniyor! Bu arada bütün öğünler birbirinin aynı: fasulye geleneksel yemekleri, peynir, yumurta, ton balığı ve makarna. Ve gece 12'de elektrikler sönüyor. Akşamüstü hava serinleyince! bahçeye çıkardığınız yataklarınızda hurma ağacının altında yatıyor, yıldızları battaniye olarak örtüyorsunuz üstünüze.

· Elimize kına yaptılar. Üstelik kırmızı kına. Neden üstelik diyecek olursanız "Evlenmek istiyorum" demekmiş de ondan! Önce kınayı yapıp sonra söylediler tabii bize bunu. Bekarlar sadece ellerine kına yapıyor Sudan’da. Evli kadınlar siyah kına kullanıyor ve onlar ayaklarına da yapabiliyor isterlerse.

Bizim önce tırnaklarımız kına oldu, sonra hızlarını alamadılar, sıra avucumuza geldi, ardından parmaklarımız ve elimizin üstü çiçek desenleri ve çeşitli şekillerle süslendi. İsmimizin başharfini de yazmak istediler. Annem babam farkında olmadan güzel bir göbek adı koymuşlar bana. Müslüman ülkelerde hem bir dostluk/kardeşlik göstergesi olarak (Arapça olduğu için onlara yakın geliyor, hoşlarına gidiyor, kendilerinden biri diye görüyorlar) hem de hatırlayabilsinler diye göbek adımı kullanıyorum.

Adım Zeynep. Üç ayrı kişi elime başharfimi yazdı..... Hepsi S! :)

· siz hiç kendi elinizden korktunuz mu? :)

Yemek sırasında kaşığı ağzıma götürürken birden geri silktim. Elimde kocaman siyah bir böcek vardı! Meğersem elimdeki kınalarmış böcük sandığım :)

· bir kova su ile yıkanmak

· kendi kendime “dışarı çıktığımda soğuk olmayacak” diye düşünmek

· ufuk çizgisiyle birleşen Nil, araç kavurucu öğlen güneşinde yol alırken çölle birlikte gözümün önünden akan toprak rengi kerpiç evler

· Nil, Abu Simbel, günbatımı, ılık bir rüzgâr, ayışığı…

· ilk gözağrım Mısır

İlk aşkına yıllar sonra rastlayıp kel ve şişman görmemeli insan. Onun hatırası o ilk günlerindeki gibi kalmalı, öyle hatırlanmalı. Bazen yazı veya resimler de yok edilmeli belki sırf bu yüzden. Yanıltan hafızanın elinde olmalı güç. Güzel anıları bozmamalı gerçekler.

İlk gözağrım Mısır’dı benim ve bu seferki karşılaşmamız maalesef hayal kırıklığıydı. 80 kişinin öldüğü saldırıdan yıllar geçmesine rağmen o eski günlerine hiç geri dönmemiş galiba Mısır. Turist sayısında ciddi bir düşüş var. Şehirden şehire ancak konvoy halinde gidilebiliyor şimdi.

On yıl önce gittiğim Karnak tapınağındaki ses ve ışık gösterisi hafızamda ‘muhteşem’ olarak kalmıştı. 20 yaş, ilk yurtdışı seyahatinin heyecanı, mekânın ve bin kişilik bir kalabalığın yarattığı ihtişamla kendini geçmişte hissetmek! Halbuki dün gördüğüm vasatın altında turistik bir gösteriydi; sıradan bir metin, sönük bir ışık düzeni.

İlk izlediğim gösteriden  hatırladığım-

15 metrelik bir heykel aydınlatılıyor ve sanki gerçekten firavun oradaymış, canlıymış gibi tok bir sesle konuşmaya başlıyor: “Ben, İkinci Ramses! 600 küsür oğlum 500 küsür kızım var. İmparatorluğumun büyüklüğünü siz tahmin edin!”

O zaman düşünmüştüm… hımm, evet bir erkeğin o kadar çocuğu olabilir ama bir kadının asla! Ama bu haksızlık! Ve asıl haksızlık başkaydı. Çünkü adam :) pardon firavun, dört kızıyla evlenmiş ve aslında 92 oğlu, 105 kızı varmış! Ama olmaz ki! Ben ne güzel 500 ve 600 diye anlatıyordum ve doğru olduğuna inanıyordum, şimdi böyle anlatamayacağım :(

· El Gouna’da bir kumsalda uzanmak, ay ışığı, uzaklardan dalgaları aşıp gelen Arap müziği

· ve tabii hepsinden önemlisi: Viktor, Awad, Wadi Halfa’da Mithat, Etiyopya’da Grace, “Ben cümlede bir noktayım” diyen Yunan-Sudanlı Ducas, Hotel Shady’de Mefaret, Suriye’de Abdullah ve isimsiz diğer arkadaşlarım... hatırlamadığım tüm o yüzlerdeki gülümsemeler...

***

Afrika müthiş bir kıta. Onu çekici kılan iki özelliği vardır kanaatimce: İnsanları ve yolları.

Afrika’da nereye giderseniz gidin sizin yabancı olduğunuz çok ortadadır. Hiç şaşmamak mı lazım? “Haliyle” mi diyosunuz? :) Evet öyle.

 

Burada en çok hoşuma giden benden farklı insanlar görmek. Bir yerden ne bekleyip ne bulduğu kişiden kişiye değişir. Tabii zamana göre de. Ben eskiden daha çok ülkelerle, görülecek yerleri, tarihi, doğasıyla ilgilenirdim, şimdi ise insanlar ve farklı yaşamlar çekiyor beni. Etiyopya’da hiçbir yer dahi görmemiş olsaydım, sokaktan geçerken beni oyunlarına alan çocuklarla top oynamış olmak o yolculuğa değerdi...

Naylona sarılmış paçavralardan yapılmış top...