TÜRKİYE'NİN AFRİKA'YA DÖNÜŞÜ
AFSAM Başkanımız Mustafa EFE'nin Anadolu Ajansı için yapmış olduğu analizi takdim ederiz. 

https://aa.com.tr/tr/analiz-haber/turkiyenin-afrikaya-donusu/1081205

İSTANBUL - Mustafa Efe

Tarihi, jeopolitik ve jeokültürel açıdan bir Afro-Avrasya ülkesi konumundaki Türkiye, son yıllarda çok boyutlu bir dış politika izlemeye çalışıyor. Bu süreçte Türkiye’nin izlediği politikaların, bu çok boyutluluğun bütün boyutlarına cevap verebilecek felsefi, tarihi ve coğrafi derinlikte olması için gayret sarf edildiği de müşahede ediliyor.

Türkiye’nin bugün yürütmüş olduğu Afrika politikası, “Afrika’yı keşfetme” veya “Afrika’ya açılma” olarak değil “Afrika’ya dönüş” olarak okunmalı. Eğer Afrika’ya bir dönüş olarak okunmazsa, Türkiye’nin yaptıkları, yapacakları ve yapması gerekenler doğru anlaşılamaz.

Osmanlı’nın son döneminden II. Dünya Savaşı sonrasına kadar Frankofon Afrika bakış açısı, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana da Anglofon bakış açısı Afrika-Türkiye ilişkilerine egemen oldu. Bu durumun, Afrika’ya yönelik olarak Türkiye yararına politikalar üretilmesine de engel olduğu görülür. Neticede Afrika’yı Avrupalı perspektiften anlamaya çalışan Türkiye, Afrika’ya hem kendi penceresinden bakamadı hem de Batılı bakış açısından Batılı Afrika perspektifini yeniden üretti. Bu da Türkiye’nin sahip olduğu imkânların farkına varamamasına sebep oldu. Bundan dolayı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kültür, tarih, ekonomi ve yeni küresel politika merkezli Kuzeybatı Afrika ziyareti tarihi bir öneme sahip.

Tarihi arka plan

Türkiye Afrika kıtasıyla –tamamıyla olmamakla birlikte– ortak bir tarihe, dine ve siyasi geçmişe sahip. Mısır’da Tolunoğulları devletinin 868 yılında kurulmasıyla başlayan ortak tarih, İhşitler, Eyyubiler, Memlukler ve Osmanlılarla devam etmişti. Türklerin aslında Anadolu’dan önce Afrika’da devlet kurduğu ve Afrika’ya yerleşmeye başladığı görülür. Afrika kıtası mevzubahis olduğunda, Türkiye’nin tarihi olarak hinterlandının, bugün yaklaşık olarak 30 ülke, 14 milyon kilometre kare toprak, 650 milyon nüfus ve neredeyse 1200 yıla varan ortak bir tarihten oluştuğu göz önünde bulundurulmalı.

Osmanlı Mombasa’dan, Zanzibar’dan, Somali’den, Nijerya’dan gelen Afrikalı Müslümanların yardım çağrılarına cevap vermiş, Zeyla, Cibuti, Eritre’de kurulan askeri üslerle Hicaz’ın güvenliğini sağlamış, kıtada eyaletler kurmuştu. İdaresi altına giren bölgelerde Osmanlı, yerel halkın dil, din ve mezheplerine herhangi bir müdahalede bulunmadığı ve adaletle hükmettiği için, Afrika toplumlarında bir karşılık bulmuştu. Osmanlı’nın aksine Batılı sömürgeciler değerli kaynaklarını aldıkları kıtada, kan ve gözyaşı bıraktılar.

Afrika kıtasıyla var olan bu ortak tarih, sömürgeciliğin saldırganlığıyla zirve yaptığı dönemde, her iki tarafın da aynı sömürgecilere karşı mücadelesine sahne olmuştu. Osmanlı’nın son döneminde ve Kurtuluş Savaşı’nda, Anadolu ve Anadolu dışındaki toprakları işgale gelen ülkelere karşı verilen mücadele ortak düşmana karşıydı.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türkiye, henüz 1926 yılında Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da Afrika kıtasındaki ilk büyükelçiliğini açarak Afrika’ya olan ilgisini göstermişti. Afrika ülkeleri de Türkiye’nin vermiş olduğu Kurtuluş Savaşı mücadelesini takdirle izleyerek ilham almışlardı. Fakat Türkiye’nin Osmanlı bakiyesi bölgelere yönelik mesafeli yaklaşımı, dahası 1955 Bandung Konferansı’nda olduğu gibi “bağlantısızlık politikası”nı eleştiren Fatin Rüştü Zorlu’nun bu ülkeleri Sovyetler Birliği’nin emperyalist politikalarına alet olmamaları konusunda uyaran konuşması, Afrika ülkelerini Türkiye’ye karşı olumsuz bir yaklaşıma itmişti.

Tarihi dönüm noktası: Erbakan’ın Afrika ziyareti

Üç kıtanın kesiştiği bölgede sahip olduğu tarihi geçmişten dolayı, Asya, Avrupa ve Afrika’daki her bir gelişme Türkiye için önemli. Türkiye istese de istemese de bu bölgelerle sürekli irtibat halinde olmak ve bu bölgelere yönelik çalışmalar yapmak zorunda. Çünkü Türkiye’nin tarihini ve geleceğini şekillendiren ve şekillendirecek olan yine bu bölgedir.

20. yüzyılın sonuna kadar Afrika ile ilişkilerimizde küçük ilerlemeler kaydedilirken, 1996 yılında Başbakan Necmettin Erbakan Mısır, Libya ve Nijerya’ya ziyaretler gerçekleştirdi. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı 19 Eylül 1996 tarihinde, Erbakan'ın planladığı Sudan, Libya, Nijerya ve Güney Afrika ziyaretlerinin ülke çıkarına aykırı olduğu açıklamasını yapmıştı. Erbakan’ın Nijerya’ya gerçekleştirdiği ziyaret, Başbakan düzeyindeki ilk ziyaret olarak tarihe geçmişti. Bu ziyaret Türkiye’nin Afrika politikasında köklü bir değişiklik olarak görülmeli. Bu ziyaretle temelleri atılan ve Nijerya ve Mısır’ı da içine alarak 15 Haziran 1997 tarihinde kurulan D8 ile, Afrika ilişkilerimiz Soğuk Savaş dönemindeki gibi herhangi bir tarafa yaklaşmadan, bağımsız bir politika olarak ilk defa ivme kazanmaya başladı. Mısır ve Nijerya’nın, kıtanın en büyük iki ülkesi olarak bu birliğin içerisinde yer alması, aynı zamanda Türkiye’nin Afrika’da ilerleyen ilişkilerinin de sürdürülebilir bir ayağının olduğunu gösteriyor. Afrika kıtasındaki 54 ülkenin 28’i İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi. Bunlardan ikisi olan Nijerya ve Mısır ise aynı zamanda D8 üyesi.

Erdoğan’ın Türkiye’nin Afrika’ya dönüşündeki tarihi rolü

1998 yılında Afrika ülkeleriyle siyasi, askeri, kültürel ve ekonomik ilişkilerimize bir ivme kazandırmak amacıyla “Afrika'ya Açılım Eylem Planı” hazırlanmıştı. 2005 yılı ise hükümet tarafından “Afrika Yılı” ilan edilmişti. Türkiye 12 Nisan 2005 tarihinde Afrika Birliği’nde (AfB) gözlemci ülke statüsü kazandı ve 5 Mayıs 2005 tarihinde Addis Ababa büyükelçiliğimiz AfB nezdinde akredite edildi. Ayrıca, Ocak 2008’de Addis Ababa’da yapılan X. AfB Zirvesi’nde alınan kararla, ülkemiz AfB’nin stratejik ortaklarından biri olarak ilan edildi. 2008 ve 2014 yıllarında Afrika-Türkiye zirveleri düzenlendi; üçüncü zirve ise 2019 yılında Türkiye’de gerçekleştirilecek. Büyükelçiliklerimiz ve diğer kurumlarımızın temsilcilikleri hızlı bir şekilde artıyor.

Recep Tayyip Erdoğan Afrika Kıtasını en fazla ziyaret eden lider unvanını elde etti. Erdoğan’ın Cezayir, Moritanya, Senegal ve Mali’ye gerçekleştirdiği ziyaret, Türkiye’nin Afrika kıtasına dönüşünün en önemli göstergelerinden biri olarak görülmeli.

Erdoğan’ın ziyaret ettiği dört ülke de eski Fransız sömürgesi: Moritanya, Senegal ve Mali 1960 yılında, Cezayir ise 1962 yılında bağımsızlıklarını kazandılar. Senegal ve Mali hâlâ para birimi olarak Batı Afrika frangını kullanıyor. Tedavülden kalkmış olmasına rağmen, bugün Afrika kıtasında eski Fransız sömürgelerinde, Batı ve Orta Afrika frangı isimleriyle 14 ülkede frank kullanılıyor. Bu dört ülkenin resmî dili Fransızca. Fransız kültürünün baskın varlığı her yerde görülebilir. Fransa’da doğrudan bu ülkelere yönelik Fransızca yayın yapan radyo ve televizyon kanalları var. Bu dört ülke aynı zamanda İslam İşbirliği Teşkilatı’nın üyesi.

Cezayir ülkemizde adına türkülerin yakıldığı bir belde. İspanyolların Endülüs’te Müslümanları katledip Kuzey Afrika’ya doğru yayılmaya başlamaları üzerine, Cezayirli Müslümanların davetiyle Osmanlılar bölgeye gitmişlerdi. Beylerbeyiler, Paşalar, Ağalar ve Dayılar devri olmak üzere dört dönem yaşamış olan Cezayir’de, Fransızların 1830 yılındaki işgaline kadar Osmanlı devleti hâkimiyeti devam etmişti. Cezayir 1962 yılına kadar, 132 yıl boyunca Fransız işgali altında kaldı. Fransa burayı diğer sömürgelerden farklı olarak Fransa’nın bir paçası olarak gördü. Fransa Cezayir’de Osmanlı dönemine ilişkin hafızayı yok etmek için de çalıştı. Osmanlı dönemine dayanan 18 bin belge ve dokümanı Cezayir’den götürdü. Cezayirli direnişçilerin kafatasları hâlâ Paris’teki müzede sergileniyor. Fransa Cezayir’in bağımsızlık talebine yaklaşık 2 milyon kişiyi katlederek cevap verdi. Cezayir, Batı’nın soykırımlarının en ağırlarından birini yaşadı.

Cumhurbaşkanı Abdelaziz Buteflika’nın 2005 yılında ülkemize, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2006 yılında Cezayir’e yaptıkları tarihi ziyaretlerin neticesinde, neredeyse bütün alanlardaki ilişkilerde önemli sıçramalar kaydedildi. Özellikle sıvılaştırılmış doğalgaz ithalatında, Cezayir Türkiye için önemli bir yere sahip.

Moritanya ile de Osmanlı döneminden bu yana birçok alanda ilişkiye sahibiz. Sahra kervan ticaretleri ve Osmanlı donanmasında görev alan Moritanyalılar, ilişkilerimizin tarihi derinliğini gösteriyor. Moritanya ile ilişkilerimiz 2010 yılında karşılıklı büyükelçilik açılmasıyla çok daha hızlı bir şekilde gelişmeye başladı. Kamu kuruluşlarımızın ve sivil toplum örgütlerimizin gerçekleştirdikleri kalkınma yardımları, insani yardımlar ve eğitim programları, ikili ilişkilerimizde önemli bir yere sahip. Ülkedeki gelir adaletsizliği, diğer Afrika ülkelerinde olduğu gibi, önemli bir problem olarak duruyor. Siyah-az siyah veya Arap Berberi-Afrikalı gerginliği, yani kavmiyetçilik ülkenin geleceği için tehlike arz ediyor. Ülkenin en can yakıcı sorunu olan kölelik, 2015 yılında resmi olarak yasaklandı. Moritanya’da petrol, deniz, insan kaynağı ve çöl, yani gerekli her şey var. Fakat eski sömürgeciler Morların gelişmesini, büyümesini istemiyorlar.

Senegal, Batılı sömürgecilerin ve köle tüccarlarının kitlesel insan ticareti yapmak için Gambiya nehri boyunca bölgeye girdiği ve milyonlarca insanın köleleştirildiği acılarla yoğrulmuş bir ülke. Kölelerin tutulduğu “dönüşü olmayan kapılı” kalenin bulunduğu Gore adası, insanlık tarihin en vahşi sahnelerine şahitlik etti. Köleleştirilen insanlar, ülkelerine bir daha dönemeyecekleri için kalp krizi geçirerek can veriyorlardı. Sömürgeciliğe karşı direnişin sembol ismi, Mürîdî tarikatının kurucusu, 7 yıl sürgünde yaşamaya mecbur bırakılan Şeyh Ahmed Bamba’nın ülkesi Senegal, dinamik bir nüfusa sahip. Senegal ile ilişkilerimiz de Osmanlı döneminden bu yana devam ediyor. Türkiye ile Senegal yakın bir ilişki içinde. Türkiye, Senegal bağımsız olur olmaz, 1962 yılında bu ülkede büyükelçilik açmıştı. Senegal de bütün ekonomik sıkıntılarına rağmen, 2006 yılında ülkemizde büyükelçilik açtı. İslam İşbirliği Teşkilatı içinde de etkili bir konuma sahip olan Senegal’in ekonomisi, tarım ve balıkçılığa dayanıyor. Doğal kaynakları çok olmasa da Senegal, tarım ürünleri değerlendirildiği takdirde iklimsel şartların da desteğiyle önemli mesafe alabilecek bir ülke.

Batı Afrika’nın bahtsız ülkesi Mali, 1884’ten 1960 yılında bağımsızlığını kazanıncaya kadar Fransa’nın sosyal, ekonomik ve siyasal sömürüsüne maruz kalmış ülkelerden biri. Fransa tarafından bağımsızlık verildikten sonra da, Fransa’nın yetiştirip kendi yerine bıraktığı kişilerin oluşturduğu jakoben-laik hükümetler tarafından yönetildi. Nüfusun yüzde 95’i Müslüman olan Mali’de diğer ülkelere nazaran çok daha fazla dejenerasyon var. Mali uranyum yatakları açısından zengin bir ülke. Misyonerlerin çalışmaları ise had safhada. Yüzyıllardır İslam ilim geleneğine yüzlerce alim eklemiş bir ilim merkezi olan Timbuktu şehri de Mali’de. Timbuktu’daki kütüphanelerde 1 milyon civarında el yazması eser bulunuyor. İbn Battuta’nın seyahatnamesinde de zikrettiği üzere, bu şehir ilim, altın ve tuzla anılır. Kudretli Mali İmparatoru Mansa Musa, bu şehri ele geçirdiği zaman İslam mirasının büyüklüğü karşısında şaşırdı. Hatta Timbuktu’ya getirdiği Arap alimlerin Timbuktu’nun siyah Afrikalı alimlerinden daha az ilme sahip olduklarını görünce şaşkınlığı daha da arttı.

Türkiye’nin 2010 yılında Bamako’da büyükelçilik açmasına karşılık olarak Mali de 2014 yılında Ankara’da büyükelçilik açtı. 

Türkiye’nin Afrika’ya yönelik çalışmaları diğer küresel güçleri de harekete geçiriyor. Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Rex Tillorsan da Etiyopya, Cibuti, Kenya, Çad ve Nijerya güzergâhıyla 5 Afrika ülkesini ziyaret ediyor. ABD’nin Kudüs kararından sonra Tel Aviv'de bulunan büyükelçiliğinin statüsünü “irtibat bürosu”na dönüştüren Güney Afrika Cumhuriyeti ise programdan çıkarıldı. Togo hariç Afrika ülkelerinin büyük çoğunluğunun Türkiye ve Yemen öncülüğünde BM Genel Kurulu'na getirilen tasarıyı desteklemeleri ABD’de hoşnutsuzluk oluşturmuştu. Terörizmle mücadele, barış ve güvenlik, iyi yönetişimin teşviki, karşılıklı ticaret ve yatırım konuları konuşulacak denilse de bunlar Soğuk Savaş’tan bu yana tüm ABD dışişleri bakanlarının ifadeler. ABD’nin sadece terörizmle mücadele konusuna yoğunlaşması, Trump yönetiminin başından beri Afrika’ya karşı olumsuz yaklaşımı, Güney Afrika başta olmak üzere birçok Afrika ülkesinde hâlâ büyükelçisinin olmaması ve Tillerson’ın ABD’de güvenilirliğinin olmaması gibi sebeplerden dolayı Afrikalılar bu ziyarete şüpheyle yaklaşıyor.

2016 yılından bu yana siyasi ve ekonomik olarak Afrika’ya öncelik veren Rusya’nın Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov da Namibya, Angola, Mozambik, Zimbabve ve Etiyopya’yı ziyaret edecek ve 16 Şubat’ta olağanüstü hal ilan edilen Etiyopya’da ABD Dışişleri Bakanı ile bir araya gelecek. Bu buluşma, sadece Etiyopya’daki siyasi durumdan mı kaynaklandı, yoksa Lavrov Türkiye ve İran dışişleri bakanları ile Astana’da bir araya gelmeden önce ABD Dışişleri Bakanı ile bir araya gelmek için Etiyopya’yı seçerek bu bölgedeki süreçlerde ABD ile bir ortaklık peşinde mi, diye akıllara sorular getiriyor. Lavrov, Sahraaltı Afrika ülkeleri ile ticaret, ekonomi, bilim ve insani sahalarda yeni yönelimler, bölgesel ve küresel konularda görüş alışverişi için Afrika’yı ziyaret ettiğini söylüyor. Sahra-Sahil, Afrika Boyunuzu ve Büyük Göller bölgelerindeki krizlerin çözümü ve terörizmle mücadele de görüşülecek konular arasında. Rusya’nın Afrika kıtasında doğrudan sömürgeci geçmişi olmadığı halde ve sömürge yönetimlerine karşı bağımsızlık mücadelelerinde Afrikalı hareketlere yardım etmiş de olsa, Afrika ülkeleri Rusya’yı daha yakından tanıdıkça, çevresinde sömürgeleştirdiği bölge ve ülkeleri öğrendikçe, Rusya’ya mesafeli davranıyor.

Hafıza uzaklığının yıkılışı

Cumhurbaşkanımızın son ziyareti, Afrika ile yaşadığımız “hafıza uzaklığı”nı ortadan kaldırmaya katkıda bulunacaktır. Bu süreçte, sahip olduğumuz bu derin tarihi ortaklığa uygun, büyük ve geniş bir bakış açısına, yeni bir hafıza ve yeni bir dil inşasına ihtiyacımız var.

Afrikalılar Türkiye’yi küresel emperyalizmin aktörlerinden biri olmadığı için kendilerine yakın görüyor. Sömürgeci, işgalci, kibirli Avrupa merkezli Afrika perspektifi yerine işbirliği, dayanışma, ortak tarih, bilgi, birikim ve tecrübe paylaşımı üzerine inşa edilmiş bir Afrika perspektifi en doğru tercih olacaktır. Sömürgeciliğin eski ve yeni bütün formlarıyla Afrika kıtasına yeniden dönüşünün planlandığı bir zamanda, Türkiye’nin karşılıklı saygı çerçevesinde işbirliği ve dayanışmayı merkeze alarak Afrika’ya dönüşü tarihi bir değer taşımaktadır.

[Mustafa Efe AFSAM Afrika Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanıdır]

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
61 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam14
Toplam Ziyaret126435
AFRİKA DERGİSİ

Takvim
AFRİKA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ
AFRİKA-TÜRKİYE ENSTİTÜSÜ
AFRİKA'DA TASAVVUFİ HAREKETLERİ İNCELEME ENSTİTÜSÜ
Saat